15 Haziran 2017 Perşembe

Nebi Kutay Şen

25.05.2017 Perşembe günü öğle saatlerinde Kazakistan'ın Türkistan şehrinde bulunan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk Kazak Üniversitesi Kütüphanesi önünde Üniversite Öğrencisi Nebi Kutay Şen sorgusuz sualsiz Kazakistan istihbaratı içerisine yuvalanmış olan FETÖ tarafından tutsak edilmiştir.
Alınan bilgilere göre Kazakistan'ın Güney Eyalet bölgesinin baş şehri olan Çimkent'te suç unsuru olmadığından yasadışı bir şekilde tutulmaktadır. Kazak istihbaratı tarafından ‘Karabağ’a özgürlük’ programına katıldığı ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği döneminden kalma herhangi bir yasal dayanağı bulunmayan, ülkücüleri tutuklamak için çıkartılan keyfi bir yasa çerçevesinde tutuklanan Nebi Kutay Şen, tıpkı 1944'de Türkçü ve Turancıların maruz kaldığı utanç verici durumun bir benzerini yaşamakta ; tecrit edilmekte ve 10 gündür hücrede tutulmaktadır. İsnat edilmek istenilen ancak hiç bir şekilde suç teşkil eden kanıt olmadığından isnat edilemeyen fakat gerekçe olarak gösterilmeye çalışılan iki madde var.
Birincisi ; sözde "Milletler arası bölücülük."
Nebi Kutay Şen ne teoride ne de pratikte böyle bir suç işlememiştir ve işlemesi imkansızdır. Çünkü Nebi Kutay Şen ; Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek ve Azeri diye yapay bir şekilde ayrıştırılan, ayrı Milletler gibi gösterilen Dünya Türklüğünü tekrardan olması gerektiği gibi "Dil'de, Fikir'de ve İş'de" bir araya getirmeye çalışmaktadır. İşte, Nebi Kutay Şen'in suçu budur! Ne kutlu bir suç!
İkincisi ; Bozkurtlar örgütü diye adlandırılan aslında var olmayan ; Türklüğü, Türk benliğini, sembolize eden Kurt işaretini yapan Türk Dünyası sevdalılarını ve vatan sever bizleri vatan düşmanı gibi göstermek için uydurulmuş bu hayali örgüt Türk Dünyası Devletlerinin içine yuvarlanmış FETÖ tarafından yeniden ortaya atılmıştır.
Nebi Kutay Şen en son Şehidimiz Ömer Halis Demir için yazılan 30 Kurşun şiirini okuyarak Vatan ve Millet düşmanı FETÖ'nün inlerine öyle bir çomak sokmuştur ki, düşmanlar topyekun birleşmiş onu bizler için bir şeref olan Vatanını, Milletini ve Soydaşlarını sevmekten ötürü suçlamış ve hücrelere hapsetmişlerdir.
Biz Türk Milliyetçileri biliyoruz ki; Kazakistan Cumhuriyeti Devlet Başkanı Sayın Nursultan NAZARBAYEV ve üst düzey Kazak devlet adamlarımız, Türk Tarihinin her döneminde yer alan Turan fikrini savunan Türk Milliyetçisi kardeşimiz Nebi Kutay Şen’i en kısa zamanda özgürlüğüne kavuşturacaklarının bilincindeyiz.
İçte ve dışta FETÖ ve FETÖ'ye yardım ve yataklık edenlerle mücadele Türk Dünyası için bir gerekliliktir.

Nebi Kutay Şen için Türkiye'den yapılan girişimler

AK Parti Manisa Milletvekili Doç. Dr. Selçuk Özdağ, Kazakistan’da Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi öğrencisiyken Kazak istihbaratı tarafından tutuklanan Türk Milliyetçisi Nebi Kutay Şen’in hürriyetine kavuşması için girişimlerde bulunarak Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Kazakistan Büyükelçiliği ile görüşmelerde bulunarak konunun takipçisi oldu. Özdağ’ın girişimleri Kazakistan’da tutuklu bulunan öğrencinin Manisa’da yaşayan ailesinin yüreğine su serpti. AK Parti Manisa Milletvekili Doç. Dr. Selçuk Özdağ, Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesinde öğrenimine devam ederken Kazak istihbaratı tarafından ‘Karabağ’a özgürlük’ programına katıldığı ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği döneminden kalma herhangi bir yasal dayanağı bulunmayan, ülkücüleri tutuklamak için çıkartılan keyfi bir yasa çerçevesinde tutuklanan Manisalı Türk milliyetçisi Üniversite öğrencisi Nebi Kutay Şen’in hürriyetine kavuşması için girişimlerde bulundu. Özdağ, çocuklarından günlerdir haber alamadıkları için büyük üzüntü yaşayan acılı anne, babaya çocuklarıyla ilgili bilgiyi ulaştırarak geleceğinin karartılmaması hususunda Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin ve Kazakistan’da ki Türk Büyükelçiliğinin konuyla ilgili gerekli gerekli müdahaleleri yaptıklarını kaydetti. Manisa’da Ramazan etkinlikleri çerçevesinde bir dizi programlarına devam ederken Nebi Kutay Şen’in babası Nedim Şen’in kendisine ulaştığını kaydeden Özdağ, “acılı baba üniversite öğrencisi oğlunun Kazakistan’da okuduğunu ve kendisinden 15 gündür haber alamadıklarını kaydederek bu konuda bizden yardımcı olmamızı talep etmişti. Ben de Manisa’dan Ankara’ya döner dönmez Dışişleri Bakanlığı yetkililerimizle ve Kazakistan Büyükelçiliğimizle görüşeceğimizi ve de oğlu Nebi Kutay Şen’in akıbetini öğreneceğimizi belirtmiştim. Ankara’ya döndükten sonra da söz verdiğimiz gibi Dışişleri Bakanlığımızın yetkilileriyle, Kazakistan Büyükelçiliğimizle görüştük. Kazakistan Büyükelçiliğimiz olaydan haberdar olduklarını belirterek şahsın yaklaşık 20 gündür Kazakistan’da cezaevinde olduğunu ve Büyükelçilik olarak kendisine avukat tuttuklarını ifade ettiler. Suçunun geçmişte girilmesi yasak olan bir siteye girdiği için Kazakistan yetkililerince suçlu bulunduğunu ve gözaltına alındığını daha sonra da tutuklu olarak tutulduğunu kaydettiler. Biz yaşam tarzı ve hayat görüşüyle çevresinde genç yaşta önemli bir yer edinmiş, arkadaşları tarafından çok sevilen Nebi Kutay Şen’in bu siteye yanlışlıkla girdiğini düşünüyoruz. Büyükelçiliğimiz konuyu hassasiyetle takip ediyor. Ben öncelikle Dışişleri Bakanlığımız yetkililerine ve Kazakistan’da ki Büyükelçiliğimize konunun takipçisi oldukları ve hassasiyetle yaklaştıkları için teşekkür ediyorum” dedi. Konuyu öğrendikten sonra acılı anne ve babaya döndüğünü kaydeden AK Parti Manisa Milletvekili Doç. Dr. Selçuk Özdağ, “Kendilerine Büyükelçiliğimizin ve Dışişleri Bakanlığımızın yetkililerinin bir anne baba hassasiyetiyle meseleyi takip ettiklerini belirttim. Türkiye Cumhuriyeti büyük bir devlet. Artık vatandaşlarının hakkını ve hukukunu koruma noktasında oldukça güçlü ve mahir. Anne Babaya bu müjdeyi verdikten sonra en kısa zamanda inşallah ‘Evladınız çıktı okuluna devam ediyor’ müjdesini de veririz. Ben Ankara’da ki Kazakistan’ın Büyükelçisi ile de görüşeceğim. Bir an önce Üniversite öğrencisi kardeşimizin serbest bırakılmasını ve bir gencin geleceğinin karartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Kazakistan Devlet yetkililerinin de bu konuda aynı hassasiyeti göstereceğine inanıyorum. Çünkü bir Türk milliyetçisi olan bu kardeşimizin herhangi bir illegal örgütle bağı yok” diye konuştu. Kazakistan’da üniversite öğrenimine devam ederken önce gözaltına alınan ardından da Şimkent şehrinde tutuklu bulunan Nebi Kutay Şen’in babası Nedim Şen ise oğlunun suçsuz olduğuna ve kısa zamanda serbest bırakılacağına inandıklarını kaydederek her an yanlarında olan konu üzerinde hassasiyetle duran AK Parti Manisa Milletvekili Doç. Dr. Selçuk Özdağ’a teşekkür ederek şükran ve saygılarını iletti. 

Ülgen

Ülgen Nedir ? Ülgen Kimdir ?
Altay Şamanistlerinin dua ve ilâhilerinden anlaşıldığına göre en büyük tanrı Ülgen’dir. Güney Altay şamanistleri buna Kuday da derler. Kuzey Batı Moğolistan’da yaşayan Soyutlar (Ürenha) büyük tanrı olarak “Kayrakan”ı tanırlar. Katanov’a göre “Kayrakan” büyük han demektir. Bazı kamlara göre “Kayrakan” bütün tanrıların büyüğüdür. Ülgen, Kızağan ve Mergen bunun oğullarıdır. Şaman dualarında ise Kızagan ile Mergen adını taşıyan iyi ruhlar ulgen’in hizmetinde bulunan ruhlardır. Şaman dualarından anlaşıldığına göre Kayrakan muayyen bir tanrının adı değil, fakat büyük ruhların sıfatıdır. Bazı şamanlar kötü ruhların başkanı olan Erlik’e hitap ederken de “Kayrakan” derler. “Kayrakan” adını taşıyan mukaddes dağlar da vardır. Bu “Kayrakan” bizim Türk edebiyatına, yanlış olarak “Karahan” şeklinde geçmiştir.
Ülgen kelimesinin etimolojisi hakkında bazı faraziyeler ileri sürülmüş ise de şimdiye kadar halledilmiş değildir.
Kırgız – Kazak lehçesinde “ülken” kelimesi büyük ve ulu anlamlarını ifade eder. Buryat dilinde “ülgen” kelimesi yerin sıfatı olarak “Ülgen – Jixe daida” harfiyen “Ülgen – uluyer” demek olup aşağı yukarı “anamız yağız yer” anlamına gelir. Buna göre eski şamanizmde Ulgen’in yer tanrısına ad olduğu anlaşılır. “Ülgen” kelimesinin “Ulugün” kelimesinin muharref şekli olduğunu tahmin edenler varsa da bu halk etimolojisinden ibarettir. Herhalde bu kelime eski Türkçede “büyük” ve “ulu” anlamlarını ifade etmiş olsa gerektir, ülgen, büyük ve iyi tanrı adı olarak ancak Altaylılarda muhafaza edilmiştir. A. Anohin tarafından tesbit edilen rivayete göre Ülgen iyilik eden bir varlıktır, ay ve güneşin ötesinde, yıldızların üstünde yaşar. Onun huzuruna giden  yolda yedi (bazı rivayete göre dokuz) engel (buudak) bulunur. Ülgenin huzuruna giden bu yol ancak erkek şamanlara, âyin yaptıkları zaman, açıktır. Bununla beraber erkek şaman bile ancak beşinci engel (buudak) olan Demir Kazık (altın kazık) yıldızına kadar ulaşabilir ve oradan geri döner, ülgenin sarayı, altından tahtı vardır. Kendisi insan şeklindedir. Şaman dualarında “ak ayaz” (ak ayas), “ayazkan”, “şimşekçi”, “yıldırıma”, “yayuçı” (yaratıcı) diye tavsif olunur.
Ülgen yaradıcı (halik)dir; bütün varlığı yaradan odur. Ona “aylı ve güneşli büyük makamı, ayımı ve güneşimi yaradan (onlara şekil veren atam) Ülgen” diye hitap ederler.
Ateşi yaradan, insanlara açıklarını tutuşturup veren sacayaklarını ocaklara yerleştiren odur.
Altaylılar Ülgen’e yedi göbek babalarının ta’zim ettiklerini, yer yaradılalı ona başvurduklarını (secde ettiklerini), taptıklarını söylerler.
Gökten dökülen rahmet yağmurları onun ağzından akan salyalardır. Ayı ve güneşi hareket ettiren, beyaz bulutları bir ülkeden bir ülkeye aşıran odur.
Ülgen çoluk çocuk babasıdır; yedi oğlu, dokuz kızı vardır. Oğulları: 1) Karşıt, 2) Buura – Kan, 3) Yaşıl – Kan, 4) Burca – Kan, 5) Karakuş (kartal), 6) Baktı – Kan, 7) Er kanım. Bunlar göklerde bulunurlar, ülgenin kendisi gibi, iyi tanrı (aruu tös) lerdir. Ülgenin vücudundan
ayrılmışlardır. Bunlar  şerefine yapılan tören ve âyinler Ülgene yapılanlardan farksızdır. Bu ruhlar şerefine töz yahut yalama denilen putlar yapılmaz.
Ülgen’in kızları özel adlar taşımazlar; hepsine birden “Akkızlar” yahut “Kıyan”lar denir. Bu kızlar şamanın ilham perileridir; âyin sırasında şamanın “ay gibi kulağına kişi olup söylerler’.
Ülgenin hizmetinde başka ruhlar da vardır. Bunlardan Yayık, Suyla, Karlık, Utkuçı denilenleri iyi tanrılar panteonunda ileri gelen ruhlardır.
Yayık insanlarla Ülgen arasında aracılık yapar;insanları kötü ruhlardan korur, “Ayaz – kandan, ay vegüneşten bir parçadır. (Ayaz hanıng üleşi, aydın günün ülü).

Şaman dualarında Yayık şöyle tasvir edilir : ^’Ülgen beyin emirberi (yarlıkçısı)dır; kızıl bulut sırmalıdır; dizgini – ebekuşağıdır; kamçısı boz alev; gökten haberler alır. Yıldırım tanrısından ayrılmış, şimşek tanrısından sıçramış; inci olup dizilmiş; ipek gibi uzamış; urugların, kişilerin yaradılışında yardım etmiş, ocağımıza şekil vermiş olan Ak Yayık!”.
Âyin sırasında kam (şaman) göklere, Ülgen huzurunda, kurbanın canını götürürken “Yayık”m himayesinde gider. Yayık rehberlik etmezse kam göklere çıkamaz.
Suyla adı verilen ruh insanları korur ve yerde bulunur. Gözleri otuz günlük mesafeden görür, at gözlerine benzer (at karaktu kan Suyla). Ay ve güneşin kırıntılarından yaradılmış (ay gününg kırkını) Suyla’nm görevi, insanların hayatında vukua gelecek değişiklikleri haber vermek ve insanları göz. altında bulundurmaktır.
Âyin esnasında şaman göklere yahut yer altına giderken Suyla şamana yolda hücum edecek kötü ruhları koğar, Yayık ile beraber kurbanın canını göklere götürür. Âyin esnasında Suyla şerefine saçı olarak rakı kullanırlar (arakt saçar).
Karlık adı verilen ruh, Suyla’nm en yakın arkadaşıdır.
Ülgen’in yakınlarından olan Utkuçı denilen ruh göklerde bulunur, yer yüzüne inmez. Onun vazifesi. Ülgen’e kurban sunmak üzere göklere çıkan kamı Kazık (altın kazık) yanında karşılamak Suyla ile görüşüp kamın arzularını Ülgen’e arzetmektir. Onun unvanı “Ülgen beyin elçisi”dir (Ülgen biiding; elçisi). Ülgen’in oğulları da gökte bulunurlar. Al-taylüardan her oymak bunlardan birini kendi boyunun koruyucusu sayar, ülgen’in dokuz kızı vardır. Bunlara “ak kızlar (ak kıstar)” denir. Bazı kamların anlattıklarına göre, âyin yaparken samanlara bu kızlar ilâhilerini ilham ederler. Bu kızlar için şaman ilâhilerinde “ay (gibi) kulağına kişi olup söylüyorsunuz” denilmektedir.
Şamanistlerin panteonunda Ülgen’in “ak kızlarından başka da birkaç iyi dişi ruhlar vardır. Altaylılarda Umay, Ana Maygü, Aka ene, Yakutlarda Ayısıt’lar bunların belli başlılarıdır. Altaylılara göre Umay çocukları ve hayvan yavrularını koruyan dişi tanrılardır. Türklerin tanrıları arasında dişi tengri -ruhların en ünlüsü ve çok eski çağlardan beri malûm  olanı Umay’dır. Tarihî kaynaklarda verilen bilgilere ve folklor materyallerinden anlaşıldığına göre bu dişi Tanrı insan ve hayvan yavrularını ve bütün dişileri koruyan bir dişi Tanrıdır.
Abdulkadir İNAN, “Eski Türk Dini Tarihi”, s.76-80

14 Mayıs 2017 Pazar

Ülkücülük Nedir Ülkücü Kime Denir ? Ülkücülerin Ağzından Ülkücülük

Ülkücülük, kelime itibari ile mefkûre yani amaç demektir. Ancak basit bir amaç değil, uğrunda hiçbir fedakârlıktan kaçınılmayacak yüce bir amaçtır. Camiamız dışındakiler ülkücülük hakkında fikir sahibi olmak istemişler; ancak ülkücülüğü anlamlandıramamışlardır. Camiamızın önde gelen isimleri soyut olan bu ülkücülüğü anlamlandırmada başarılı örnekler vermişlerdir. Bu bağlamda muhakkak en değerli ve tutarlı görüşleri Ülkücülüğün kurucusu Başbuğ Alparslan Türkeş izah etmiştir. Bizlere ışık tutması bakımından ülkücülüğün ne olduğunu Başbuğ Alparslan Türkeş’ten dinleyelim:
Ülkücülük batı dillerinden dilimize giren idealistlik kelimesiyle aynı olan bir anlam belirtmektedir.
Ülkücülük veya idealizm insan kafasının içinde elde edilmesi, varılması en mükemmel, en güzel, kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması ve bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için arzu gösterilmesi ve çalışılması anlamını taşır. İnsanlar arasında idealistler yetişmeseydi insanlık bugün dünyayı aydınlatan birçok gelişmelerini, birçok alanlardaki yükselişlerini sağlayamazdı.
Her gerçek, her fikir önce insanların kafasında bir hayal olarak doğar. İnsanlar hayal ederler.
Hayal kurarlar. Bu hayalleri kendileri için iyi olan, kendilerinin özledikleri, elde etmekle mutluluk duyacakları birtakım istekleri, birtakım özleyişleri belirtir. İnsanlar hayalleriyle büyük ölçüde insan olurlar. İnsanlar hayalleriyle diğer canlılardan bir ayrıcalık gösterirler ve gerçekten insanlık vasfını kazanmış olurlar. İşte ülkücülük de yani idealizm de insanların ve insan toplulukların kendileri için varılması mutluluk sağlayacak, varılmasıyla en gelişmiş, en yükselmiş bir durum sağlayacak, bir hayalin düşünülmesi ve insan beyninde tasarlanarak şekillendirilmesidir. Her toplumda idealistler vardır, ülkücüler vardır ve ülkücülerin, idealistlerin bulunuşu toplumlar için bir saadettir; büyük bir talihtir!

Türk milleti için bizim düşündüğümüz ülkü nedir?
Türk milleti için tasarladığımız ideal nedir? Her şeyden önce Türk milletinin ahlâkta, maneviyatta, insanlık duygularında en yüksek seviyede bulunması, yaşaması ve ilimde, teknikte dünyanın en ileri gitmiş varlığı hâline gelmesi ve ekonomik açıdan kalkınmış, tarımını modern tekniğe göre geliştirmiş ve modern sanayii kurulmuş, refahlı bir toplum hâline gelmesi, Türk toplumu için bir Türk milliyetçisinin düşüneceği ülkünün esaslarından mühim bir kısmını teşkil etmektedir.

Türk milliyetçiliğini, ülkücülüğünün sınırları içinde sadece bunlar mı vardır?
Türk milliyetçiliğini, ülkücülüğünün sınırları içinde sadece bunlar mı vardır? Başka düşünceler, başka hedefler de vardır. Bu hedefler Türk milletinin hiç kimseden merhamet dilenmeyecek bir duruma gelmesi, kendi gücüyle ayakta duran, kendi gücüyle varlığını koruyabilen ve sözünü dünyanın her yerinde saydırabilen bir varlık hâline gelmesi düşüncesidir. Bunun yanı sıra Türk milletinin haklarını her zaman dünyaya tanıtabilmesi, dünyaya duyurabilmesi düşüncesidir ve bunun yanı sıra bütün Türklerin kölelikten, yabancıların buyruğu altında yaşamaktan kurtulmaları ve Self Determination, yani kendi mukadderatına kendilerinin hâkim olması kutsal prensibine göre, hepsinin bağımsız hâle gelmeleri, bağımsız olmaları Türk ülkücülüğünün bir diğer görüşü, düşüncesidir.
Ülkücülüğümüzün içerisinde her mesleğe mensup Türk milliyetçilerinin kendi mesleklerinde en ileri, en yüksek ve gerek kendi milletimiz için gerek insanlık için en çok yararlı neticeleri elde etmek görüşü de yer alacaktır. Bir Türk Milliyetçisi kendi toplumu için, kendi milleti için idealizmi daima göz önünde bulunduracak, bu genel idealizm prensipleri ile birlikte kendi sahası, kendi branşı ile ilgili çalışmalarında da bu temel ve genel mahiyetteki ülkücülüğün esaslarına uygun, onunla bütünleşmiş bir hâlde kendi branşı ile ilgili ülkücülüğünü de tespit edip güdecektir.

Ülkülere ne zaman ulaşılır?
Ülküler uzak hedeflidir, uzun vadelidir. Bir ülkünün hemen yarın gerçekleşmesi mümkün olmayabilir. Ülküler önümüzdeki yılları, önümüzdeki yüzyılları kapsayabilir. Ama ülkü insanının kalbini aydınlatan bir ışıktır. Ülkü insanlara yönünü tayin etmesini sağlayan bir kılavuzdur. Milletler için de millî ülkü, milletin kılavuzu, milletin yolunu aydınlatan güneşidir. Ülküsüz insan çamurdan bir varlık gibidir. Ülküsüz insan dümensiz, pusulasız bir gemi gibidir.
Bunun için her Türk milliyetçisi, her Dokuz Işıkçı mutlaka ülkücü olacaktır, mutlaka ülkü sahibi bulunacaktır. Hem milli ülkü sahibi olacaktır, hem insanî ülkü sahibi olacaktır, hem de kendi mesleğiyle ilgili ülkücü bir kişiliğe sahip olacaktır ki, hem de kendi mesleğinde başarılı, yararlı bir kişi olarak gelişsin hem de mensup olduğu topluma, milletine yararlı hizmetler yapsın, insanlığa yararlı faaliyetler gösterebilsin.
Bunun için Dokuz Işık doktrininin çok önemli ilkelerinden olan ülkücülüğe büyük değer vermekteyiz.
Ülkücüyüz! İnsanlık ailesi, yeryüzünde yaşayan bütün insanlar, milletler denen aynı aynı üyelerin bir araya gelmesinden meydana gelir.
Bir insan, insan olmak isterse, insanlığa hizmet etmek isterse, evvelâ kendi milletine hizmet etmeli, kendi milletini yükseltmeye, kendi milletini mutlu kılmaya çalışmalıdır. Bunu yaptığı takdirde aynı zamanda insanlığa da hizmet etmiş olur.
Çünkü bir insan kendi ailesini düşünür ve ona karşı vefalı kalırsa, insanlık duygulan en olgun seviyeye erişeceği için, kendi ailesi dışındaki insanlara karşı da yaranı ve vefalı olur. Bir insan kendi milletine faydalı olamaz, kendi milletine karşı bağlılık duymazsa, onun insanlığı düşünmekten bahsetmesi nihayet bir fantezi olur. İnsan, yetiştiği toprağın, yetiştiği milletin refahını, iyiliğini, saadetini ve şerefini temin etmelidir. Bunu yaptığı takdirde, o millet insanlığın bir parçası olduğu için, dolayısıyla insanlığa da hizmet etmiş olur.”
Başbuğ ülkücülüğün kriterlerini çizerken Ülkücülüğümüzün ne olduğunu da izah etmiştir:
“Ülkücülüğümüz; Türk milletini en kısa yoldan en kısa zamanda modern uygarlığın en üst seviyesine çıkarmak; mutlu, müreffeh hale getirmek; bağımsız, özgür, kendi haklarına sahip bir hayata kavuşturmaktır.
Kişilere hürriyet, milletlere istiklâl başta gelen prensiplerimizdendir. İnsanlar hür ve eşit haklara sahip olarak doğarlar. Kabiliyet ve görevlerinin dışında insanlar haklarına tam olarak sahip kılınmalıdırlar.
Toplum içerisinde insanlar kişisel liyakat ve kabiliyetlerine göre görevlendirilmeli ve bir sıraya konulmalıdır. Bütün bunlarla beraber ayrımsız olarak herkese bir imkân eşitliği sağlanmalıdır.
İmkân eşitliği derken mücerret anlamda bir eşitlik anlaşılmamalıdır.

Bu ülkücülüğümüzün içine bu günkü sınırlarımızın dışında bulunan
Türklere ait herhangi bir şey girer mi?
Türk adı taşıyan herkes bizim sevgi ve ilgimizin çevresi içindedir. Bundan vazgeçemeyiz. Bu her milletin tabiî hakkı olduğu gibi Türk milletinin de tabii hakkıdır. Bu günün Birleşmiş Milletler Anayasası, yeryüzünde yaşayan her millete “kendi mukadderatına hâkim olma” (self determination) dedikleri prensibi kutsal bir prensip olarak ilân etmiştir. Bugün Afrika’da yaşayan ve bugüne kadar hiçbir bağımsız devlet kuramamış olan Zencilere dahi, kendi mukadderatına hâkim olma (self determination) hakkı kutsal bir hak olarak tanınır ve bunların her biri yabancı boyunduruğundan, sömürgecilerin elinden kurtulup bağımsızlığını alırken, başkalarının boyunduruğu altında tutsak bulunan Türklerin tutsaklıktan kurtulmasını istemek, dilemek, bunun için iyi niyetler taşımak, Türk olan herkes için en tabiî ve kutsal bir haktır. Fakat biz ülkücülüğümüzde daima gerçekçi olmayı ve girişilecek faaliyetlerde Türkiye’yi hiçbir zaman tehlikelere, risklere, maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul ederiz.

Ülkücülüğümüz bir macera fikri değildir.
Ülkücülüğümüz bir macera fikri değildir. Ülkücülüğümüz, Türk milletinin en kısa, yoldan, en kısa zamanda modern uygarlığın en üst kademesine yükseltilmesi, müreffeh, mutlu bir hayata erdirilmesi, kendi gücüyle ayakta durabilecek bir hâle getirilmesi ve her çeşit korkudan, baskıdan uzak olarak, hür, müstakil yaşaması ülküsüdür. Bu ülkü aynı zamanda Türk olan herkese karşı ilgi ve sevgi göstermeyi, onların mutluluğunu dilemeyi ve onların mutluluğunu, Türkiye’yi risklere, tehlikelere maruz bırakmadan, bırakmaksızın, bırakmamak şartıyla sağlamaya çalışmayı içine alan bir ülkücülüktür.”

Ülkücülük zor bir meşgaledir.
Ülkücülük zor bir meşgaledir. Her insanın üstesinden gelmesi beklenemez. Çünkü kısa sürede bir başarı için değil, uzun maratonlu bir koşu gibi ömrünü tüketmektir. Bu yüzden her insan bu mukaddes davayı anlayamaz. Anlamadığı gibi de bu yolda serdengeçenlerin yaptıklarının akıl işi olmadığını söyleyerek onu yolundan çevirtmeye çalışır. Ancak ülkücü kararını vermiştir; kalabalıkta yalnız kalmayı hesaba katmıştır. Bu durumu iyi algılayan Galip Erdem Ülkücünün Çilesi adlı yazıyı kaleme almıştır. Söylediklerimize tercüman olması bakımından geri kalanı ondan dinleyelim:
“Gün olur, ülküsüz insanlara gıpta ile bakasınız gelir. Rahat yaşarlar. Tıpkı Şairin söylediği gibi: “Akl-ı şuur” ları vardır, güzel severler. “Bade” içerler ve nihayet göçüp giderler.

Ülkücülükte rahatlık kelimesinin yeri yoktur
Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile, aileleri ile, hatta sevdikleri ile.. Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa, başları belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri “ kalabalık” a göre uslanmamaktır; kendilerine göre de, yılmamak.
Ülkücü dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde “zevksiz” bir adamdır! Küçümserler onu, hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!
Kalabalığın nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyasına dalmış öylece uyumakta, başkalarını da uyumaya teşvik etmekte...
Bir gün fikirlerinin gerçekleştiği görülse bile, Ona hiç kimse “aferin” demez. Üstelik, “böyle olacağı zaten belli idi” buyurulur.
Ülkücünün, ülküsü ile münasebeti, hakiki bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. Diğer sahalarda umumiyetle dikkatsiz hareket eden Ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştanbaşa haysiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama, ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez, mükâfat istemez, bir garip kişidir... Ülküsüne hizmet edenlere son derece hürmetkârdır. Gerçek âşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilisinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegâne süsüdür.

Ülkücünün en çok dinlediği “nasihat” tır.
Ülkücünün en çok dinlediği “nasihat” tır. “Yapma “ derler, “ hayatını heba etme” derler, “gününü gün et “ derler. O kadar çok şey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.
Ülkücülerin en amansız düşmanları “eyyamperest” lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar, daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mani olacak sanırlar da, ülkücüleri ezmeğe çalışırlar!
Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da “eyyamperest”lerdir.
Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyasını değiştirir. “Kalabalık” o’na acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Hâlbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca “kalabalık”a acımıştır.”

İmkânla iman birleşmediği müddetçe dâva kazanılamaz!
Başbuğ Alparslan Türkeş’in bir kordan alevlendirdiği ülkücülük Türk milletinin fikrinde ve zikrinde yerini bulmuştur. Kendini, “Türk milletini en ileri, en medeni, en kuvvetli bir varlık haline getirme ülküsü” için çalışmaya adamış ülkü neferlerinin karşılaşacağı zorlukları ise yine Galip Erdem kaleme almıştır:
“Samimiyetinizden asla şüphe etmiyorum. «Domuzdan yana» değilsiniz, biliyorum! Doğruluğuna inandığınız fikirlerin ezilmek istenmesine üzülüyorsunuz. Fazilet temeli üstüne kurulacak mesut ve müreffeh bir Türkiye’yi şiddetli özlüyorsunuz. Davanızın başarıya ulaşması için sık sık dua ettiğinize, hatta zafer rüyaları gördüğünüze bile eminim. Ama ne yazık ki, bundan başka hiçbir şey yapamıyorsunuz. Mücadele ile yegâne ilginiz «Allah vere de bizimkiler kazansa» diyerek, tehlikeli kulakların duyamayacağı bir sesle dua ederek seyirci kalmaktan ileri gidemiyor. Tanınmağa cesaret edemiyorsunuz. Saflarınızı kuvvetlendirmek üzere aralarına katılmaktan korkuyorsunuz. Böylece bir çetin dâvanın bütün yükü bir avuç adamın omuzlarına yükleniyor. O bir avuç adam mücadeleyi kazanırsa ne âlâ, avuçlarınız patlayıncaya kadar alkışlayacaksınız. Onları olduklarından daha büyük gösterecek, olağanüstü vasıflar tanıyacak, şımartacaksınız. Ama yenildikleri vakit, ama her yönden saldıran çeşitli düşmanların üstün kuvvetine dayanamayıp ezildikleri vakit hiçbiriniz ortalıkta görünmeyecek, âdeta hep birden «toz» olacaksınız. Artık o yenilmişlerle karşılaşmamak için sokakta yolunuzu değiştirecek, selâm vermekten çekineceksiniz. Yalnızlığın çilesini dolduran, ihanetin ıstırabı ile kahrolan o bir avuç insan yine size darılmayacak, umudunu kesmeyecek. Mücadelesini devam ettirecek.
Rahatınızın kaçmaması, düzeninizin bozulmaması uğruna her şeye katlanacaksınız. Yanlış anlamayın: O bir avuç adam elbette ki, sizin hesabınıza değil, gönül verdikleri bir ülkünün hizmetinde çalışıyorlar. Hak yolunun yolcuları, siz olsanız da olmasanız da, yollarından dönmeyeceklerdir.
Yalnız, bir noktayı unutmayınız: Bu oyun daima böyle oynanmaz. İmkânla iman birleşmediği müddetçe dâva kazanılamaz. Kazanılsa bile, zaferde sizin en ufak bir payınız olmaz. Hiç değilse olduğunuz gibi görününüz, bedava ülkücülükten vazgeçiniz. Bu kadarı bile, kazanmasını istediğiniz taraf için bir hizmettir. Sizi hesaba katmamış, yardımınıza bel bağlamamış olurlar. Hep seyirci kalacağınızı, hiçbir zaman sahaya çıkmayacağınızı bilirlerse, ona göre hazırlanırlar.
Sizi haksız bulmuyorum. İnsanoğlunun önce nefsinin hizmetçisi olduğunu unutmuyorum. Sadece, sırf nefislerine hizmet etmek isteyen bir insanın bile, zaman zaman nefsinden fedakârlık yapmak zorunda kalacağını hatırlatmak istiyorum. Tarih, hiçbir şey kaybetmeyeyim derken her şeyi kaybedenleri çok görmüştür.

“Gerçek ülkücü olabilme ülküsü”
Ülkücü iman konusunda görüşleri açık ve yararlı olan kişilerin arasında itibarlı bir yere sahip olan Galip Erdem yine bir başka yazısında ülkücülüğün tasdikine ve hayat boyu süren bir sınav olduğuna olan inancına dikkat çekmiştir. Ara ülkücüler diye nitelendirdiği grupların içinde en önemli grup olarak belirttiği “gerçek ülkücü olabilme ülküsü” grubu hakkındaki fikirlerini neşrettiği yazısı ise şüphesiz okunmaya değerdir;
“Ülkü son hedeftir. Son hedefe varılmasını kolaylaştıracak ara hedeflerin seçilmesi şarttır. Ara hedefler gibi, ara ülkücüler de olacaktır. Sohbetimize, ara ülkücülerin en önemlisini anlatmağa çalışarak başlıyorum: Ara ülkücülerin en önemlisi, gerçek bir ülkücü olabilmek ülküsüdür. Kırılma ve üzülme. “Anlayamadım gerçek bir ülkücü değil miyim sanki!” diye de şaşırma. Bilirsin: Seni çok severim. Bir insanın çok sevdikleri üzerinde çok hakkı vardır. Evet, henüz gerçek bir ülkücü değilsin.
Ruhunun zenginliği, yüreğinin büyüklüğü, ülkü yolunda verdiğin mücadeledeki yiğitliğin sonucunu değiştirmez. Gençsin. İnsanoğlu, gençlik çağında, her şeye olduğu gibi, ülkücülüğe de adaydır.
Hiç unutma: Bugün, tamamen haklı olarak, ülkücülüğe aykırı davranışlarından ötürü kınadığın ağabeylerin, senin yaşında iken, ülkücülüklerine asla toz kondurmak istemezlerdi. Ama hayat adını verdiğimiz düşmana yenildiler. Şimdi sapmalarını bağışlatmak için, münasip bir bahane aramanın peşine düşmüşlerdir. Sana, kendi neslimin durumunu anlatayım: Çoğumuz ülkücülük imtihanını kazanamamış, sınıfta kalmışızdır; kaydımız silinmiştir! Pek azımızın adaylığı hâlâ devam ediyor.
Dikkat etmelisin: Adaylık kelimesini kullandım. Çünkü hiçbirimiz, bütün gayretlerimize rağmen, tam bir ülkücü olamamışızdır. Daha bir kısmımız yarı yolda tükeneceğiz. Gerçek ülkücülüğe ne kadar yaklaşabildiğimizin hesabı son nefeslerimizi verdikten sonra çıkarılacaktır.
Neden böyle oluyor? Sorunun cevabını daha önce de vermiştim: Hayat dediğimiz en büyük düşmana yenilmemiz yüzünden böyle oluyor. Yapımız çıkarlarımızdan vazgeçebilmeye müsait değildir. Hele çağımıza hükmeden maddecilik, belki de hiç kavuşulmayacak bir sevgili uğruna zahmet çekmemize, acılara katlanmamıza imkân vermiyor. Ancak bir müddet, özellikle hiçbir sorumluluğu yüklenmediğimiz gençlik yıllarında her türlü baskıya dayanabiliyor, biraz yaşlanıp çoluk çocuğa karışınca dökülüyoruz.

Ülkü kavgasını bir ömür boyu yürütebilmenin sırrı nedir?
Senden istediğim, gerçek bir ülkücü olmağa çalışmanın, aynı zamanda bir ülkü değeri taşıdığını bilmendir. En büyük düşmanını şimdiden tanımalısın. Hayatın boyunca, ülküsüne ihanet etmen için sayısız tuzaklar kurulacağını daima hatırında tutmalı, yenik düşmemeğe hazırlanmalısın. Gerçek ülkücülüğü ülkü edinecek, çağımız şartları içinde, adaylığı korumanın bile büyük bir şeref sayılması gerektiğini öğreneceksin. Yenik düşmemenin ülkü kavgasını bir ömür boyu yürütebilmenin sırrı nedir? Yenilmemenin tek sırrı vardır: Nefsini yenmek! Ama nefsini yenmek, söylendiği kadar kolay bir iş değildir. Nefsini yenebilen bir yiğit, bütün dünyayı yenmiş sayılır.”
Ülkücülük sadece doktrin değildir. Hayatın her anında var olan davranışlar bütünü de ülkücülüktür.
Çünkü ülkücülük temelinde Türklük gurur ve şuurunun İslam’ın güzel ahlakıyla yoğurulması vardır. Bu davanın oluşumda temeli olan ahlak hiç şüphesiz ülkücülüğün temel omurgalarındandır.
Ülkücülükte ahlakın ne derece önemli olduğunu Seyyid Ahmet Arvasi Hoca izah etmiştir:
Ülkücü ahlak ve faziletine göre yaşamak azim ve kararındadır. Bu Allah ve Resulünün sevdiği ve övdüğü ahlaka sahip olmak iradesini ifade eder.
Allah Kur’an-ı Kerim’de sevdiği ve beğendiği bir kavmi şu şekilde tasvir eder “ Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse, Allah müminlere karşı alçak gönüllü kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği onların da O’nu seveceği bir kavim getirir ki, onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanının kınamasından (dedikodusundan) çekinmezler. Bu Allah’ın bir lütfü inayetidir ki, onu kime delirse ona verir. Allah ihsanı bol olan en çok bilendir. ( Kur’an-ı Kerim Maide Suresi ayet 54)
Yukarıda mealini verdiğimiz bu inkâr (tehdit) ayetini Vani Mehmet Efendi yalnız Arap kavmini tehdit etmekle kalmayıp onlardan sonra İslam’a büyük hizmetler edecek Türk kavminin hususiyetlerini açıklayan bir emir olarak yorumlar. Gerçekten de Ashabı-ı Kiramdan sonra İslamiyet’e hizmette kim Türk kavmi ile boy ölçüşebilir? Müslüman Türk’ün tarihini incelediğimizde bu hakikat bütün çıplaklığı ile ortaya çıkar. Kâinatın Efendisine tam dörtsüz yıl vekâlet eden Türk milletinin şan ve şerefi gerçekten büyüktür. Şanlı ecdadımızın ahlakını inceleyenler onları müminlere karşı alçak gönüllü kâfirlere karşı onurlu ve zorlu Allah’ı seven ve Allah’ın sevdiği işleri yapan Allah yolunda savaşan ve kınayanların kınamasına aldırmayan hak bildikleri yolda yiğitçe ve ölesiye yürüyen kimseler olarak tanırlar. Bütün bu hususiyetler, Kur’an-ı Kerim’in övdüğü faziletlerdir.
Müslüman Türk milleti bu yüce vasıflara sahiptir ve bu ayet-i kerime Allah doğrusunu bilir Türk milletini haber vermektedir. 17. asırda yaşayan Vani Mehmet Efendi dinin bu konuda tereddüdü yoktur. O şöyle yazar; Türk kavmidir, zira biz, uzun zamanlardan beri karada denizde Şark’ta ve Garp’ta Rumlar ve Frenklerle mücadelede bulunan gazilerin bütün Bizans ülkelerini zapt edip oralarda tavattun etmiş olan Türkler olduğunu görüyoruz. Türkler tarafından bu memleketlerde İslam ahkâmı tatbik ve icra edilmiştir. ( bkz. İ. Hami Danişment Türk Irkı Niçin Müslüman Olmuştur. 1959 sayfa 137)
Bugün kapitalizmin komünizmin ve siyonizmin pençesi altında inleyen çeşitli tertiplerle vatanlarında esir düşen zenginlikleri yağmalanan, insanları sömürülen kanları akıtılan hor ve hakir görülen ve nüfusu bir milyara yaklaşan İslam dünyasının acıklı durumu karşısında ıstırap duymamaya imkân var mıdır? Türk dünyasının üçte ikisi esir ve mahkûm Arap dünyası beylik beylik bölündü, hırslı liderler elinde birbirleriyle boğuşmakta Afrika’da Müslümanlar kapitalist ve komünist tertiplerle kan ağlamakta, Filipinlerden Eritre’ye kadar ezilen ve kahredilen milyonlarca Müslüman kurtuluş ümidi aramaktadır.
Bağımsız bilinen İslam ülkeleri ise bin bir türlü sosyal kültürel ekonomik ve politik problem içinde bunalmış iç ve dış düşmanların taarruzları karşısında ayakta durmaya çalışmaktadır. Yeni sömürgecilik Müslüman ülkelerin çocuklarını dinlerinden ve milliyetlerinden koparmış kendi emellerine hizmet edecek eylemlere sürüklemekte ve kendi sloganlarını bağırttırmaktadır.
İşte bu karanlık tablo içinde yalnız Türkiye’de bir ümit ve iman ışığı belirmiş bulunmaktadır; İslam’ın iman ve ahlakından güç alan yeni bir ülkücü nesil tarihimizin bağrından fışkırmış ve her gün biraz daha güçlenerek gelmektedir. Bunlar “müminlere karşı alçak gönüllü kâfirlere karşı onurlu ve zorlu Allah yolunda savaşan ve kınayanların kınamasına aldırmayan yiğitlerdir. Bu nesil, Allah’ın Türk milletine ve İslam dünyasına ihsanıdır.

http://www.ulkucumedya.com/ulkuculuk-nedir-nasil-olunur-13386h.htm

Devletçilik Nedir ? Atatürk'ün Devletçilik Anlayışı - Devletçilik İlkesi

Devletçilik nedir?

Bir ülkede büyük endüstri ve tarımın devlet eliyle yürütülmesidir. 20. yüzyıla kadar hükümetin ekonomik faaliyetlere karışması doğru olmazdı. Fakat bu yüzyılın başından itibaren hükümetlerin ekonomik işlere el uzatması çoğalmaya başladı. Devletin her ekonomik faaliyetini devletçilik saymamak lazımdır. Yol ve liman inşaatı, askeri fabrikaların işletilmesi bir hükümete devletçi niteliğini vermez. Devletçilik, büyük üretim vasıtalarının hükümetin elinde olmasıdır. Devletçilik ilkesi, ekonomik kalkınmada izlenecek yolu ve yöntemi gösterir. Bu ilke aynı zamandaAtatürk’ün ekonomik alandaki görüşlerini de yansıtır.
Bu ilkenin amacı, Türk toplumunun refah düzeyini yükseltmek ve güçlü bir ekonomiye sahip olmasını sağlamaktır. Devletçilik ilkesi de diğer ilkeler gibi ülkemizin içinde bulunduğu durum ve karşılaştığı sorunlara, bir çözüm olarak ortaya çıkmıştır.Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı Türk ekonomisinin iyice zayıflamasına yol açmıştır. Bu nedenle cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, ekonomiyi canlandırmak için çeşitli önlemler alındı. Ancakvatandaşların elinde yatırım yapmak için yeteri kadar sermaye yoktu. Ayrıca alt yapı tesisleri ve ulaşım imkanları son derece yetersizdi. Üstelik demir yolları ve dış ticaret yabancıların elindeydi. Bu nedenle devlet, ekonomik yatırımları kendi gerçekleştirmek zorunda kaldı. Devletçilik ilkesi gereği ekonomiyi düzenlemek ve ekonomik kalkınmaya yön vermek amacıyla çeşitli alanlarda geniş çaplı faaliyetler başlatıldı. Her şeyden önce, büyük sermaye gerektiren ağır sanayi işletmelerinin kurulması görevini devlet üstlendi.
Dokuma, şeker, cam, demir gibi temel malları üreten büyük fabrikalar kuruldu. Böylece bugünkü sanayimizin temelleri atıldı.Eğer bu ilke uygulanmaya konulmasaydı, ülkemiz uzun süre temel sanayi tesislerinden yoksun kalacaktı. Ayrıca yabancı işletmelerin ellerindeki demir yolları millileştirildi ve yeni demir yollarının yapımına hız verildi. Atatürk’ün devletçilik ilkesi, özel sektörün yapacağı yatırımlara da büyük önem vermiştir. Bununla birlikte, devlet ve milletin çıkarlarını göz önüne alarak gerekli görülen işlerin devletçe yürütülmesini hedeflemiştir. Devlet gerekli olan sanayi tesislerini kurarken özel sektöre de girişim serbestliği vermiştir. Ayrıca özel kredi kolaylıklar sağlamış, üretim ve ticareti özendirmiştir. Devletçilik, ekonomide, sanayide, işletmecilikte millet ve toplum yararına, özel girişimciliği reddetmemiş, mülkiyet hakkına saygılı olmuş, toplumun yararına kullanılmasına özen göstermiştir.
Devletçilik ilkesi sosyal ve kültürel alanlardaki gelişmeleri desteklediği gibi, bu konuda devletin görev ve sorumluluk almasını da öngörür. Atatürk’ün devletçilik ilkesi uygulamaya konulurken, hızla kalkınma amacı güdülmüştür. Gerçekten de Türkiye, bu ilkenin uygulanmaya başlanmasıyla hızlı bir kalkınma atılımı içine girmiş ve üretimin her dalında büyük gelişme göstermiştir. Devletçilik ilkesi ile Türkiye’de ilk defa beş yıllık kalkınma planı uygulanmaya kondu. Bu dönemde önemli ekonomik yatırımlar gerçekleştirildi. Çiftçilerin ürünleri değerlendirildi, ekonomik kalkınmada bölgesel farklılıklar giderilmeye çalışıldı. Halkın refah seviyesi yükseltildi. Aşar vergisinin kaldırılması, yabancıların elindeki madenlerin ve diğer işletmelerin millileştirilmesi, başta demir yolu olmak üzere, ulaşım işlerinin düzenlenip geliştirilmesi ve temel ihtiyaçları karşılayan birçok sanayi tesisinin kurulması, devletçilik ilkesinin Türk toplumuna sağladığı başlıca faydalardır.

Atatürk’ün Devletçilik anlayışı

Atatürk Türkiye’de ılımlı bir devletçilik uygulamasından yana olmuştur. Atatürk’ün devletçilik anlayışı tamamen Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlardan doğmuştur. Atatürk bu konuda şunları söylemektedir:”Türkiye’nin uyguladığı devletçilik sistemi,19. asırdan beri sosyalizm nazariyecilerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye özgü bir sistemdir. Fertlerin özel teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak;fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve bir çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleketi ekonomik gelişmesini devletin eline vermek. Türkiye Cumhuriyeti Devleti,Türk vatanında asırlardan beri özel teşebbüs tarafından yapılmamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi ve kısa zamanda yapmaya muvaffak oldu.
Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka yoldur”1936’da Atatürk’ün bu sözleri söylediği yıllarda, Türkiye’de artık devletçilik rayına oturmuş ve devlet müdahaleciliği ile kalkınmada önemli adımlar atılmıştır. Atatürk devletçilik uygulamasını kalkınma için temel koşul olarak öne sürerken, demokrasi ilkesinden ve bireyin haklarından da vazgeçmemiştir. Atatürk tarafından önerilen ve ılımlı devletçilik diyebileceğimiz bu yaklaşım,doğrudan doğruya emperyalizmin müdahalesine karşı kurulmuş bir savunma sistemidir. Atatürk milli bağımsızlığın sağlam esaslara oturtulması için, ekonomik açıdan tam bağımsız olmak gereğini görmüş ve bunun için de milli sanayii yabancı rekabetinden korumak için devlet eliyle kalkınmayı önermiştir.
Atatürk’e göre devlet,özel teşebbüsün ilgilenmediği,başarılı olamadığı veya gücünün yetmediği alanlarla, toplum çıkarlarının ön planda olduğu alanlara müdahale etmelidir. Bu yönüyle Atatürk’ün devletçilik anlayışı özel teşebbüse ve özel mülkiyete karşı değildir. Dolayısıyla Atatürk’ün devletçilik anlayışı, Marksist anlamdaki devletin ekonomik faaliyetlerin tümünü organize etmesi anlamına gelmemektedir. Marksizm’de tüm üretim araçları devletin elinde toplanmakta, her alanda devlet tekelleri oluşturulmakta ve özel mülkiyet ile özel teşebbüse yer verilmemektedir. Oysa Atatürk’ün devletçilik anlayışı, geri kalmış bir toplumda hızlı kalkınmayı hedefleyen ve ülkeyi çağdaş sanayileşmiş ülkeler düzeyine çıkarmayı amaçlayan bir yaklaşımdır.
Atatürk’ün devletçilik anlayışı o yıllarda Batı’da sıkça görülen devlet kapitalizminden de farklıdır.Devlet kapitalizminde, devlet özel teşebbüs yararına ve onun çıkarları doğrultusunda ekonomiye müdahale etmekte ve burjuva sınıfı lehine düzenlemeler yapabilmektedir. Oysa Atatürk’ün devletçiliği diğer ilkelerden özellikle de halkçılıktan bağımsız düşünülemezdi. Ayrıcalıksız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz söylemi halkçılık ilkesinin bir hedefi iken, bu hedefe ulaşmanın yolu da devletçilikten geçmektedir. Yani ayrıcalıksız ve sınıfsız bir toplum yaratmak için her şeyden önce adaletli bir ekonomik düzen kurmak ve toplumun refah düzeyini yükseltmek lazımdır.
Bu husustaki ciddi çalışmalar da, 1930’dan sonra uygulamaya konan devletçi ekonomik model ile gerçekleştirilmiştir. Devletçiliğin 1931’de CHP’nin programına girmesiyle birlikte, Türkiye’nin ekonomisinde çok önemli atılımlar gerçekleşmiştir. Devletçilik uygulamasına geçişin en çarpıcı örneği planlı ekonomiye geçilmesidir. 1932 yılında hazırlanmaya başlanılan Birinci Beş Yıllık Sanayii Planı, 1934 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu planın hedeflerini şöyle sıralayabilmek mümkündür: Yerli hammadde kullanmak, tüketim araçlarının üretimine öncelik vermek, yeni fabrikalar kurarken bölgesel dağılıma önem vermek.
Beş yıllık planda kimya sanayii, demir sanayii, kağıt ve selüloz sanayii, kükürt sanayii, süngercilik, pamuk ve mensucat sanayiine öncelik verilmiştir. Sanayileşmenin yanı sıra tarım alanında da bu dönemde önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Devletçilik ilkesi,sonraki yıllarda üzerinde en çok tartışılan ilkelerden biri olmuştur.Özellikle 1950’den sonra dünyada ağırlığını hissettirmeye başlayan liberal görüşlerin de etkisiyle, devletçilik ilkesinin tersi uygulamalara girişilmiştir.Ancak buna rağmen, Atatürk döneminde temelleri atılan ,teorik ve pratik alt yapısı oluşturulan devletçi model, uzun yıllar Türkiye’nin kalkınmasında önemli rol oynamıştır.

Devletçilik ilkesi ışığında Türk Devleti’nin sorumlulukları

1. Devlet; ülkede güvenliği ve adaleti sağlayarak, tüm vatandaşlarının her çeşit hürriyetini güvence altında tutmakla mükelleftir.
2. Devletin; karayolları, demir yolları, limanlar, havaalanları, vb. bayındırlık işleri ile, milli eğitim, sağlık, sosyal yardımlaşma, tarım, ticaret ve sanata ait işlerle ilgilenme sorumluluğu vardır.
3. Devlet; dış siyaset ve diğer milletlerle olan ilişkilerini iyi yönetmek ve her çeşit savunma gücünü her daim hazır tutacak şekilde milletin bağımsızlığını devamlı kılmakla mükelleftir.
4. Devlet; ekonomik konularda devlet ile özel teşebbüs işletmeciliğini bir arada ve dengeli bir şekilde yürütmekle sorumludur.

Devletçilik ilkesinin Türk toplumuna sağladığı faydalar

1. 1931 yılından başlayarak uygulamaya koyulan devletçilik ilkesi ile ilk defa beş yıllık kalkınma planları çıkarılmış ve planlı ekonomiye geçiş süreci başlamıştır.
2. Kısa zamanda özellikle devlet imkanları ile sanayi yatırımları başlamış halkın refah seviyesi yükseltilmeye çalışılmıştır.
3. Devletçilik ilkesinin eğitici ve öğretici niteliği kapsamında, ülkemizdeki teknik eleman açığının kapatılması ve eksikliklerin giderilmesi sağlanmaya çalışılmıştır.
4. Türk çiftçisinin ürünlerini en iyi şekilde değerlendirmesi için fırsatlar tanınmış ve üreticinin zarar görmemesi için uğraşılmıştır.
5. Ekonomik kalkınmada bölgeler arasındaki farklılıkların giderilmesi için çalışmalar başlatılmış ve bu hedef doğrultusunda önemli mesafeler kat edilmesi sağlanmıştır.

Atatürk'ün devletçilik ilkesi ışığında yapılan faaliyetler

1. İzmir İktisat kongresi yapılmıştır.
2. Beş yıllık kalınma planları doğrultusunda ülkenin her yerinde fabrikalar kurulmaya başlanmış ve zarar gören işletmeler devlet desteği ile ayağa kaldırılmaya çalışılmıştır.
3. Aşar vergisinin kaldırılması, tarım kredi kooperatiflerinin kurulması, Ziraat Enstitülerinin elleriyle tohumluk dağıtması vb. tarımı destekleyici faaliyetler yapılmıştır.
4. Sanayi yatırımlarını desteklemek için Sümerbank ve Etibank gibi kurumlar oluşturulmuş ve kamulaştırma faaliyetleri başlatılmıştır.
5. Devlet bankalarının kurulması ile faiz oranlarının devlet tarafından belirlenmesi sağlanmıştır.
6. Temel tüketim mallarının fiyatlarının devlet tarafından belirlenmesi sağlanılmış ve halkın daha fazla yıpratılmaması amacı ile çalışmalar başlatılmıştır.
7. Sağlık, eğitim, bayındırlık, kültür ve sanat alanlarında halkın gereksinimlerini karşılayabilecek yatırımlar yapılmaya başlanmıştır.

Devletçilik ne demek? (Ekonomi)

(Etatism) Türkiye’ de Cumhuriyet’in kuruluşundan kısa bir süre sonra uygulanmasına başlanılan ekonomik model. Devletin özel kesimin yanında üretim faaliyetlerine bizzat katılması esasına dayanır. 1933 lerde resmen benimsenen bir sanayileşme yaklaşımıdır. Türkiye’nin o günkü ekonomik koşulları içinde geliştirilmiştir. Belirli bir politik tabanı yoktur, tamamen pragmatik düşüncelerden kaynaklanmıştır. Özel kesimin yeterli sermaye ve girişimcilik potansiyeline sahip olmadığı o günkü koşullarda, bu model çerçevesinde devlet insiyatifi ele almıştı.
Sanayileşmeyi gerçekleştirmek için Devlet tarafından bazı kurumlar oluştarulmuştu. Bunların mülkiyeti, yönetimi ve finansmanı devlete aitti. Bunlar daha sonraki adıyla İktisadi Devlet Teşekkülleri olarak bilinen girişimlerin nüvesini oluşturur. Örneğin 1933 de kurulan Sümerbank dokumacılık, kağıt, ayakkabı, inşaat, demir-çelik gibi üretim alanında, 1936 da kurulan Etibank madencilik, Denizcilik Bankası deniz taşımacılığı konularında faaliyet gösteriyordu. 1924 de kurulan İş Bankası, bir özel sektör kuruluşu olmakla birlikte, bu dönemdeki sanayileşme çabalarında önemli görevler yüklenmiştir.
Daha sonraki yıllarda, hele özel sektörle ortaklıklar kurmalarına izin verildikten sonra, bu kuruluşların sayılarında çok hızlı bir artış olmuştur. Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki Devletçilik sistemi daha sonra ülkemizde karma ekonomi diye bilinen modelin esasını ortaya koymaktadır. Devletçilik ilkesinin bir diğer özelliği de öngörülen kalkınmanın, sanayiPlanlarına bağlı olarak yürütülmesidir. Bu amaçla hazırlanan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı oldukça başarılı sonuçlar vermiştir.

Sözlükte "devletçilik" ne demek?

1. Bir ulusun yönetimsel ve ekonomik işlevlerinin devletçe birleşik bir yönetim altında bütünleştirilmesi siyasası ve öğretisi.
2. Genellikle devleti töre, kültür, hukuk vb. nin kaynak ve taşıyıcısı olarak görme eğilimi.

Cümle içinde kullanımı

Biz devletçilik namı verilen ekonomik sistemin monopolculuk demek olmadığını ispata çalışıyorduk.
- Y. K. Karaosmanoğlu

Devletçilik kelimesinin ingilizcesi

n. policy of state control, statism, statecraft, illiberalism.

http://www.nedir.com/devlet%C3%A7ilik

Sosyalizm Nedir? Sosyalizm Tarihi- Sosyalist Ekonomi

Sosyalizm nedir sorusunu kısaca yanıtlayalım. Sosyalizm, üretim araçlarının ve sermayenin belirli bir zümre yerine devlete, devlet yoluyla da tüm halka ait olduğu sisteme denir.
Ekonomik bunalımlar, adaletsizlikler hayatımızı sarıp sarmalarken, hepimiz farklı bir dünyada uyanmak isteği ile uykuya dalıyoruz. Bugün dünyada kapitalizm hüküm sürüyor ve adı sosyalist olan hiç bir devlet, hiç bir parti aslında sosyalizmin gerçek anlamının yakınından bile geçmiyor. Bu güne kadar kendini sosyalist olarak tanımlayan devletler ve liderler aslında sosyalizmin kötü birer örnekleri ve kapitalizmin bu kadar güçlü olmasının, sosyalizmin yeteri kadar ilgi görmemesinin sebebi. Şimdi gelin sosyalizm aslında tam olarak nedir birlikte inceleyelim.
Sosyalizm nedir diye sorarsanız, bir çok süslü kelime eklenmiş karmaşık bir cevap alırsınız. Nedense sonu “izm” ile biten bir şey tanımlanırken daha kültürlü görünmek için midir nedir bilmiyorum:) konuyu karmaşık, anlaşılması zor bir şekilde anlatırlar. En basit haliyle Sosyalizm, komünizm ve kapitalizm arasındaki farkları anlatırsak,
Sosyalizm
Diyelim ki iki ineğiniz var;
  • Sosyalist yönetim şeklinde devlet, iki inekten birini sizden alır ve ineği olmayan birine verir.
  • Komünist yönetim şeklinde devlet, her iki ineği de senden alır ve sana süt verir.
  • Kapitalizm yönetim şeklinde ise devlet, her iki ineği de senden alır ve sütü sana satar!
Kavramlar bu şekilde anlatılsa, ne yazık ki okuma alışkanlığı olmayan, kelime dağarcığı zayıf halkımız kolayca anlayabilir. Tabi bu okuma alışkanlığı ve eğitim durumunun asıl sorumlusu kapitalizme tam uyumlu devletimizdir. Marshall yardımı sonrası eğitim müfredatımızı düzenleyen ABD, ezberci, kendi dilinde bile okuduğunu anlamayan, üretemeyen bir nesil oluşturdu. Eğitim sisteminin önemini kavramak için Köy Enstitülerinin kısa sürede başardıklarına göz atmanızı öneririm. Neyse konumuza dönelim.

Sosyalist Nedir?

Sosyalist, Sosyalizm dünya görüşünü benimsemiş ve dünyada mutluluğun, eşitliğin, adaletin, barışın bu görüş ile sağlanabileceğine inanan insandır.

Sosyalizm Tarihi 

Sosyalizm aslında tarih boyunca adalet isteyen toplumların farklı şekillerde dillendirdiği bir sistemdir. Adı konmamış sosyalizme adil yönetim, adalet diyebiliriz.
Sosyalizmin çıkış amacı, büyük balığın küçük balığı yuttuğu, zenginin her gün daha da zenginleştiği kapitalizmi ortadan kaldırmak ve yerine ortak mülkiyet amacı taşıyan bir ekonomik sistem oluşturmaktı. Kapitalizmde bireyselcilik ön plana çıkarken, sosyalizmde toplumculuk ön plana çıkar. Sosyalizmde toplum birbirine üstün olmak için, birbirini ite kaka yarış halinde yetiştirilmez. Marx’ın deyimi ile, “Ekonomi ve üretim ilişkileri değişen toplumun, yaşam tarzı, karakteristik özellikleri ve profili de değişecektir.” Sosyalizm, bencil olmayan, insancıl, barışsever, demokrat ve toplumcu bir insan modeli yetişecektir.
Sosyalizm 19. yüzyıl sonlarına doğru iki farklı görüşe ayrılmıştır. Sosyalizmin kademe kademe hayata geçmesi gerektiğini savunan bu kesim, öncelikle işçi haklarının düzenlenmesi, ücretlerin artırılması, çalışma şartlarının iyileştirilmesi gerektiğini, bunun ise sendikalar ve siyasi partiler aracılığı ile yapılması gerektiğini savunurken. Devrimci Sosyalist kesim ise Sosyalizmin devrim ile topyekun, bir anda kabul edilmesi gerektiğini savundu.
Marx’ın teorisine göre Sosyalizm önce kapitalizmin yerini alacak, daha sonra ise devlet ve sınıfları ortadan kaldıracak olan komünizme zemin hazırlayacaktır.

Sosyalist Ekonomi

Sosyalist ekonomi, toplumun çok küçük bir bölümünü oluşturan zenginler yerine tüm toplumun yararına gelişecek ekonomik modeldir. Sosyalizmde Devletçilik ön plandadır. Üretim araçlarının ve sermayenin büyük kısmı devletin elinde ve kontrolünde olur.
Devletçiliğin faydalarını şu şekilde örneklendirebiliriz. Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte Osmanlı döneminde yabancıların elinde olan önemli üretim kanalları devlet tarafından satın alındı. Ki bu dönem devletin maddi sıkıntılarının en yüksek olduğu dönemdi. Devletin sahip olduğu fabrikalarda, kurumlarda çalışan halk, özel sektörde çalışanlara göre çok daha yüksek maaşlar ve çalışma şartlarına sahipti. Bu gün herkesin memur olma isteğinden pay biçebilirsiniz. Özelleştirmeyi savunan insanlar nedense memur olma, kamu kurumlarında çalışma hayaliyle yaşar:) Bizzat bir yakınımdan tecrübe ettiğim durum, Türk Telekom’un özelleştirilmesi ile başladı. Türk Telekom devletin malı iken orada çalışan yakınım, en düşük seviyede dahi, özel sektörde gece gündüz çalışan insanlardan daha fazla para alıyor, yıllık izinlerine çıkıyor, farklı yardımlardan faydalanıyordu. Türk Telekom’un özelleştirilmesi ile orada işe başlayan arkadaşım ise asgari ücretle çalışıyor ve kazandığı ile ayın ortasını dahi göremiyordu. İnsan bencil bir yaratıktır ve kazanma konusunda hırslarının sınırı yoktur. Bunun devlet tarafından kontrol edilmesi ve çalışanın hakkının korunması gerekir. Azgın sermaye sahiplerine teslim edilen halk, bugün nasıl eziliyor hep birlikte görüyoruz.
Sosyalizm’de ekonomi;
  • Üretici güç olarak emek ön plandadır. Binaları inşaat işçileri yapar ancak sadece karnını doyuracak kadar para kazanır, müteahhitler ise kısa sürede milyonlar kazanır ve sadece bir talimat vererek.
  • Devletçi ekonomi (üretim araçlarının devlete ait olması) esastır.
  • Merkezi planlama ve kontrol vardır.
  • Kamu Yararının (genel hukukun / kamu hukukunun) ön plana çıkması amaç edinir. Her kararda halkın faydası gözetilir.
Marksizm Marksist teoride sosyalizm kapitalizmin yerini alacak ve sosyalizm sayesinde devlet ve sınıflar ortadan kalkarak komünizme ulaşılacaktır. Marksizm, siyasal, ekonomik ve felsefi bir bütünlük barındırır. Marks, İlk olarak sınıflar savaşının ortaya çıkacağını bu savaş sonucu ise toplumsal eşitlik ve özgürlük dünyası komünizme varılacağını savunmaktadır.

İnsan yaratılışından, oluşumundan itibaren her gün biraz daha gelişmiş ve yol kat etmiştir. Bu yolda ise kapitalizmin yıkılması ve sosyalizme geçişin kaçınılmaz olduğunu söyleyebiliriz. Bu er yada geç olacaktır.

Sosyalist Devletler

  • Kuzey Kore
  • Laos
  • Vietnam
  • Nepal
  • Küba
  • Çin Halk Cumhuriyeti
Yukarıdaki ülkeler kendini sosyalist olarak tanımlar. Gerçekte ise sosyalizmin kötü birer karikatürü olmaktan ibaretler.  Sosyalizm ile bağdaşmayan ancak öyle tabir edilen bir kaç örnek daha verelim,

Nasyonal Sosyalizm

Nasyonal sosyalizmi kısaca milliyetçi sosyalizm olarak açıklayabiliriz. Etnik milliyetçilik ve sosyalizmi birleştiren ırkçı, antikapitalist, antisemitik bir sistemdir. Örnek olarak İtalya’da Benito Mussolini ve Almanya’da Adolf Hitler yönetimlerini göz önüne alabilirsiniz. Gerçekte bu dünya görüşünün sosyalizm ile alakası yoktur.
Nasyonal Sosyalizme göre kapitalizmin kurucuları Yahudilerdir ve bu yüzden en büyük düşmanları Yahudilerdir. Nasyonal Sosyalizm yabancı sermaye sahiplerine karşı savaş açarken, kendi ırkından olan sermaye sahiplerini ise kollar. Bu husus bile Sosyalizmden ayrılmasına yetmektedir.

Sosyalizm Komünizm Farkı

Sosyalizm tek başına bir kurtuluş değildir ancak Kapitalizmin en büyük kötülüklerine karşı sağlam çözümler sağlar. Marx’ın ifade ettiği şekli ile sosyalizm komünizm’in geçiş evresidir.
  • Sosyalizm bireye emeği ve iş gücü ve ürettikleri kadar hak verir, Kapitalizm gibi kazancın büyük kısmını sermaye sahipleri almaz.
  • Komünizm ise her bireye ihtiyacı kadar hak verir.

Sosyalizm ve Kapitalizm Arasındaki Farklar

Sosyalizm ve Kapitalizm arasında belirgin farklar bulunur. İnsanlar yönetim biçimlerine göre şekillenir. Gelin aradaki farkların insanı nasıl farklı bir birey yapabileceğine bakalım. İşte Kapitalizm ve Sosyalizm arasındaki farklar;

Mülkiyet

Kapitalizmde bireylerin özel mülkiyet hakkı bulunur ve bu hak sınırsızdır. Yani bir kişi yapabilirse tüm dünyaya sahip olabilir.
Sosyalizmde ise özel mülkiyet hakkı sınırlıdır. Üretim araçları, topraklar kamu mülküdür. Tüm halk eşit şekilde faydalanabilir.

Üretim

Kapitalist sistemde üretim ve fiyatlar arz ve talebe göre belirlenir. Bir üründe tekelleşen biri ürününe istediği fiyatı biçer. Bunu kanser ilaçlarının fiyatlarına bakarak görebilirsiniz. Maliyeti 5-10 lirayı bulacak ilaçlar binlerce dolara satılmaktadır.
Sosyalist sistemde üretim ve fiyatlandırma merkezi otorite tarafından kontrol edilir. Kimse bir ürüne kafasına göre fiyat biçemez.

Bireysel ve Toplumsal Fayda

Kapitalizmde önemli olan bireydir ve sistem milyonlarca kişiye karşı bir kişiyi savunabilir. Her hangi bir konuda toplum yararına bakılmaksızın, güçlü olan bireyler korunur.
Sosyalizm de ise bireyden önemli olan toplumdur. Toplumun faydası bireyden öne çıkar. Güçlü bireyler toplumu ezemez.

Sermaye

Kapitalist sistemde sermaye belirli kişilerde toplanır ve büyük balık küçük balıkları sürekli olarak yutar. Bu durum toplumun her geçen gün fakirleşmesine, güç sahibi zenginlerin ise her geçen gün daha da zenginleşmesine neden olur.
Sosyalist sistemde ise gelir adaleti esastır. Haksız zenginliğe karşı önlemler bulunur. Çalışanların sırtından sermaye sahiplerinin zenginleşmesi önlenir. Çalışan hakkını tam olarak aldığında adalet sağlanmış olur.
 Değerlendirme
Çocukluğu Amerikan filmleri ile geçen bizler iyi biliriz ki Amerikan haklı bundan 20 sene önce bu günkü durumundan çok daha iyi vaziyette idi. Amerika devleti fakirleşti mi? Tabi ki hayır, aksine eskisine göre çok daha zengin durumda ancak halk ile zenginler arasındaki fark gün gün daha da arttı ve Amerikan rüyası son buldu.
Kapitalizme 1950 – 60’larda adapte olmaya başlayan devletimizde de aynı sürecin işlediğini görüyoruz. Özellikle son 15 yılda sermaye sahipleri daha da güçlendi. Ekonomi verilerine göre eskisine göre çok daha zenginiz ancak halkın bu zenginlikten pay almadığını çok net şekilde görüyoruz. Dünya zenginler listesine her yıl daha kalabalık şekilde giriyoruz ancak halk açlık sınırında yaşamaya devam ediyor.
Türkiye’de Sosyalizmi anlatmaya çalışırsanız önce dinlenir, sonra dayak yersiniz. Komünizmi anlatmaya çalışırsanız ise direk dayak yersiniz:) Hemde açlık düzeyinde yaşayan insanlar tarafından. Kapitalizm dersini iyi çalışıyor ve karşısına çıkan her görüşe karşı halkın beynini yıkıyor. Özellikle Türk halkında Sosyalizm ve Komünizme karşı “dinsizlik” inancı, Kapitalizm sistemi tarafından çok güzel şekilde işlendi. Oysa biliyoruz ki tüm dinler insanlığa eşitlik, adalet ve barış için indi. Kendini “inançlı” olarak belirten kesimin inancına, Kuran’a en uygun yönetim biçiminin Sosyalizm olduğunu görememesi çok acı.
Marks’ın da belirttiği gibi, insan gelişimine paralel olarak kapitalizmin yıkılacak olması kesindir. Bizim göremediğimiz adaletli, barış içinde, huzurlu günleri umarım sonraki nesiller görür.
https://finansca.com/sosyalizm-nedir-1403.html